
Tarih 05 Ekim 2008, 14:23. Yazan İKRA.
Etiket:
hayat, ikra, kuran, kurani hayat, mustafa, mustafa islamoglu
Her işimizin başı, ortası ve sonu O’nun adıyla ve O’nun adınadır.
Hamdimiz
ve senamız Allah’adır. O Allah ki, özünde merhametli, işinde
merhametlidir. Sonsuz rahmetin kaynağıdır. Vahiyle insana tenezzül
buyurmuş, akleden kalplerimizi onunla doyurmuştur.
Desteğimiz ve
salâtımız, onun vahyini bize aldığı gibi taşıyan, o vahyi taşımakla
kalmayıp model bir hayatı yaşayan, insanlık sadakası olan ve insanlığa
ucunda ebedi mutluluk bulunan aydınlık bir yol bırakan, bir ömrün vahye
nasıl adanacağının sembolü olan, hayatı canlı bir Kur’an olan
Rasulullah’adır.
Kelamın en yüksek tecellisi vahiydir. Varlık, O
konuşunca var oldu. Tarih, O konuşunca başladı. Beşere ruh, O’nun
dilini anlasın diye üflendi. O ruh içinde irade, akıl ve nutk O’nun
kelamı muhatabını bulsun diye verildi. Ve insan, O’nu anlasın diye var
oldu.
Varlığı kelam ile başlatan, insanın serüvenini de kelam
ile başlattı. Hak ve sorumluluk verdiği insana, hak ve sorumluluklarını
nasıl kullanacağını vahiyle öğretti. Tarihin eksenine kelamı
yerleştirdi. İnsana vahiyle yol gösterdi. Hayatı inşa etsin diye insanı
dünyanın “kalfası” (halife) yaptı. Bu kalfa işini iyi yapsın diye,
insanı vahyin eliyle inşa etti.
İslam Allah’ın kâinatı yönettiği
sistemin adı, vahiyse ilahi bir inşa projesiydi. Hayat yol, insan
yolcuydu. Yolu da yolcuyu da yaratan oydu. Yol haritasını belirlemek,
yolu ve yolcuyu yaratanın hakkıydı. Tüm ilahi vahiyler, kâinat ağacının
bu soylu meyvesi var ediliş amacını gerçekleştirsin diye gönderilmişti.
Ve insanlığın son çevriminde ebedi rehberlik Kur’an suretinde tecelli
etmişti.
Son Vahiy, bütün bunların hepsini dört cümlede özetledi:
Er-Rahmân…
Alleme’l-Kur’an
halaka’l-insan,
‘allemehu’l-beyân…
O sonsuz merhametin menbaı…
Kur’an’ı O öğretti
İnsan türünü O var etti,
ona kendini ifade etme yeteneğini O bahşetti.
Kur’an
vahyi, el-Hay olandan, hayatı inşa için, hayatın ta yüreğine inmiş
tarifsiz bir hayattı. Amacı insanı zulümattan nura, karanlıklardan
aydınlığa, bencillikten ben idrakine, içgüdülerin esaretinden ruhun
özgürlüğüne, bilinçaltının gayyasından bilincin doruğuna, nefsin
köleliğinden ruhun özgürlüğüne çıkarmaktı.
Varlık ağacının bu
soylu tohumunun kendini ve elinin değdiğini çürütmesine engel olmaktı.
Dahası, kendi kendini aşılayarak saflaşmasını, tekamül etmesini,
yücelmesini ve potansiyelinin ufuklarına doğru yol almasını sağlamaktı.
Vahyin
ve insanın sahibi, bu amacın gerçekleşmesini yasalara bağlamıştı. Eğer
insan bu yasalara uygun olarak hareket ederse vahiy inşa amacını
gerçekleştirecek, değilse insan bu inşadan mahrum kalacaktı. Bunun da
ilk şartı vahye bir özne olarak yaklaşmaktı. Zira vahiy gerçekten
özneydi.
Vahiy inşa edicilik fonksiyonunu bihakkın icra
edebilme yeteneğine sahip olduğunu muhatabı olan ilk nesil üzerinden
isbat etti. İnşa ettiği neslin elleriyle hayatı ve dünyayı inşa etti.
İnşa ettiği neslin eliyle insanlığın ender gördüğü bir iman hamlesine
imza attı.
Vahiy bir şeyi daha isbat etti: Eğer bir nesil
kendini Kur’an’ın inşasına teslim ederse, Allah da tarihin inşasını o
neslin eline teslim ederdi.
Yani Kur’an’a nesne olan, tarihe özne olurdu.
Vahyin çırağı olan hayatın ustası olurdu.
Vahye teslim olan hayatı teslim alırdı.
Hayatının yatağını vahyin belirlemesine izin veren, zamanın yatağını elleriyle belirleme liyakati kazanırdı.
Bundan
sonra isbat sırası vahyin kendilerine emanet edildiği mümin
muhataplardaydı. Fakat mümin muhataplar vahiyle inşa olma konusunda her
zaman aynı başarıyı sergileyemedi. Vahiyle inşa olacaklarına vahyi inşa
etmeye kalktılar. Vahyin nesnesi olacaklarına vahyi nesneleştirmeye
yeltendiler. Bunun sonucu çok vahim oldu. Kendileri de tarihin nesnesi
oldular. Bu, vahyi nesneleştirmenin cezasından başka bir şey değildi.
Vahyi nesneleştirme süreci şu aşamalardan geçerek gerçekleşti:
Kelimelerin
Rabbi kelimelerin kalbine manaları indirmişti ki akleden kalp sahipleri
indirilen o manaları anlasınlar, hayatlarına koyarak üretsinler.
Vahiyle inşa olanlar anlam üretmeyi sürdürdüler. Kur’an dilinin
tedvini, İslami ilimlerin tedvini, rasyonel bir izahı yapılamayan
muhteşem İslam fetihleri, burhan, beyan ve irfan ilim sistemlerinin
inkişafı, özgün bir medeniyetin inşası, ortaya konulan devasa ilim
mirası, hayatın her alanındaki diğer gelişmeler, hep üretilen bu
anlamın bereketli sonuçlarıydı.
Fakat bir gün geldi anlam
üretilmez oldu. Anlam üretilmeyince tüketilirdi. Biri diğerinin doğal
sonucuydu. Üretilemeyen anlamdan oluşan açığı kapatmak için bu kez form
yüceltilmeye başlandı. Bu sürecin sonucunda vahyin lafzı manasının,
manası maksadının üzerine kapatılmış, vahiyle ilişki “yüreğinden
okumak” yerine “yüzünden okumaya” indirgenmişti. Vahyin sahibi bizden
vahyi tertil ile okumamızı emretmişti. Tertil ile okuma emri önce
tecvid ile okumaya, daha sonra “kaf çatlatmaya” indirgendi.
Vahiy
elbette tecvit ile okunmalıydı. En güzel seslerle süslenmeliydi. En
güzel hatlarla yazılmalıydı. En güzel hurufatla dizilmeliydi. En güzel
sayfalara basılmalıydı. En güzel ciltlerle sıvanmalıydı. Büyüt bunlar
vahiy için azdı bile. Fakat vahiy bunların hiçbiri için gelmemişti.
Asıl anlamak, yaşamak ve yaşatmak için gelmişti.
Bu sürecin sonunda geldiğimiz nokta tam da Kur’an Şairi Mehmet Akif’in dediği noktaydı:
Ya açar Nazm-ı Celilin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına
Bu
vahim noktayı vahiy kendi ifadesiyle “mehcur bırakma” olarak
adlandırmıştı. Bunun açılımı şuydu: Elde taşındığı halde bilinçte
taşımama, en yüksek yerlere konulduğu halde hayata koymama, dilde
olduğu halde kalbe taşımama, kendisi göz önünde olduğu halde talimatını
göz ardı etme, sesi dinlendiği halde sözünü dinlememe, özetle vahye bir
“ölü metin” muamelesi yapma…
Vahiy anlamın kaynağı olmaktan işte
bu süreçlerden geçerek çıkarıldı. Artık o anlamanın konusu değildi.
Anlamanın konusu olmayan, hayatı nasıl belirlesin? Anlaşılmayan bir
hakikat yaşanır mı?
Zaten olan bitenin izahı da buydu: Vahyin hayatsız bırakılması…
Bundan
zarar gören vahiy değildi. Bundan asıl zararı hayat gördü. Ve kıyamet
hayat vahiysiz kalınca koptu. İnsanlık içine düştüğü şu
değersizleştirme ve anlamsızlaştırma girdabından nasıl kurtulacaktı?
Soruların sorusu, sorunların sorunu budur.
İdeolojiler birer birer ölüyor. Zira ideolojilerin insanlığın yarasına merhem olamayacağı artık ayan beyan anlaşılmış bulunuyor.
Değerlerin
yerini fiyatlar aldıkça insan biraz daha yok oluyor. İnsanın
insanlığının kan kaybını ruhtan yoksun güvenlik tedbirleri ve giderek
tek tipleşen eğitim politikaları durdurmaya yetmiyor. Entelektüel bir
katliama dönüşmenin arefesinde olan modern eğitim sisteminin derde deva
olamayacağı fena halde anlaşılmış durumda. Rahman’ın rahmetinden
nasibini almayan bir eğitim ve öğretimin, diplomalı vahşiler yetiştiren
bir cangıla dönüşmemesi için hiçbir sebep de yok.
Küresel güç
merkezlerinin gücü ve güçlüyü yücelten tavırları, ezilenlerin bile güce
taptığı hastalıklı bir sonuç üretiyor. Rezzak-ı âlemle rızık arasındaki
bağı görmezden gelen vahşi dünyevileşme, sebep olduğu krizler zincirine
“gıda krizini” de ekleyerek tüy dikmeye hazırlanıyor.
Allah’ın
mahlukat ağacının soylu meyvesi için donayıp döşettiği şu dünya
misafirhanesi, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar hor ve hovardaca
kullanılmadı. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını şuh bir açgözlülükle
tüketen “modern hayat”, hazırlamakta olduğu felaketin tellallığı
yapmaktan başka hiçbir çözüm üretmiyor, üretecek gibi de görünmüyor.
Kerameti
kendinden menkul bütün gelişme ve ilerleme iddialarına rağmen insanlık
bugün dünden daha mutlu değil. İnsan soyunun mutluluk ortalaması bugün
dünden daha yüksek değil. Bugünkü açlık dünkünden daha az değil.
İnsanlığın şefkat ve merhamet debisi, dünkünden daha fazla değil.
Aksine insanlığın şefkat ve merhamet damarları günden güne kuruyor,
kurutuluyor. Ve adalet açığı çığ gibi büyüyor.
Bunlar ve daha
sayamadığım unsurlarıyla kötü gidişatı durdurmanın “vahye dönüş”ten
başkaca bir yolu bulunmuyor. Eğer insanlık insanlığını yeniden
kazanacaksa, bu, fiyatlardan değerlere dönmeden asla
gerçekleşmeyecektir. Değerlere dönmenin Allah’tan bağımsız bir yolu
yok. Çünkü Allah demek anlam demektir. Allah’sız bir hayat anlamsız bir
hayattır.
İşte vahiy, Allah’ın hayatla olan anlam bağıdır. Ve başlıkta sorduğumuz “Neden Kur’ani hayat?” sorusunun cevabı da budur.
İnsanlık akleden kalbe dönecekse tekrar Kutsal kutaplara dönmek zorundadır.
İnsanlık kutsal kitaplara dönecekse, Kur’an’a dönmeye mecburdur. Zira bu alanda Kur’an’ın rakibi bulunmamaktadır.
Kur’an’a
dönüş kaçınılmazdır. Kur’an’a dönüş salt entelektüel bir faaliyete
dönüş değildir. Kur’an’a dönüş hayatın kalbine dönüştür. Kur’an hayata
hayat vermek için inmiştir.
“Allah’ın ipi” Kur’an’dır. Kur’an’a yapışan Allah’ın ipine yapışmış olur.
Ey
Rabbimiz! Kitab’a karşı tavrımızdan dolayı tevbe ediyor ve vahye
“yöneliyoruz”! Biliyoruz ki vahye yöneliş Sana yöneliştir! Sen bizim
yönelişimizi kabul eyle ve Sen de bize rahmetinle yönel!
“Kur’âni Hayat” akleden kalbinize mübarek olsun!
Tarih 05 Ekim 2008, 07:26. Yazan İKRA.
Etiket:
anadolu radyo dinle, blog, blogger, forumikra, gif, ikra, ikra-tr, ikranet, ilahi, makale, oku, radyo, resim, spor, video
ES SELAMUN ALEYKUM
ikranet' ye HOŞGELDİNİZ !!!
Dini imani konuların işlendiği, eğitim hizmetinin esas alındığı, İslami bir forum sitesidir.
Sitemiz hiçbir karşılık beklemeden diğer hizmet siteleri gibi tek
amacı İslama hizmettir.İslamın ittihadını küre-i arz'a ulaştırmak için
nacizane varlığı ile çalışmaktadır.Bize yardım edecek, yükümüzü
hafifletecek sitemize üyeler aranmaktadır.Moderator alımlarımız
açıktır. Gerçekten hizmet edecek Mü'minleri bekliyoruz...
Seni Yaratan RABB'inin Adıyla OKU,
www.ikra.de.be